Sepetim
Alternatifi kapat icon
DÜNYANIN ALIŞVERİŞ YAPARKEN İYİLEŞTİREN İLK SİTESİ DÜNYANIN ALIŞVERİŞ YAPARKEN İYİLEŞTİREN İLK SİTESİ

Odadaki Fil

Arrow Thin Left icon Arrow Thin Right icon
Odadaki Fil

Yazar: Stella Namet Abulafya

Instagram:@s_telllll

İngilizler’in ‘Odadaki Fil’ diye muazzam bir deyimi var. Bu ifade odada bir fil olduğunu belirtmek için kullanılmıyor tabi ki. Evinizin salonuna giriyorsunuz, koltukta bir fil oturuyor. Ama içerideki herkes ondan habersiz gibi davanıyor, sohbet etmeyi, televizyon izlemeyi sürdürüyor. Fil herkese rahatsızlık veriyor, yemekleri yiyor, ortalığa pisliyor ama nafile. Kimse ondan bahsetmiyor. Herkes görmezden geliyor. Odadaki fil dışında her şey konuşuluyor kısacası...

Bu deyim hayatımızdaki görmezden geldiğimiz sorunlarımız için kullanılır. Hani bazı sorunlar vardır, hayatımızın merkezinde yer alırlar, görülmemesi ve rahatsız olunmaması imkansızdırlar. Farketmemiş gibi yapmayı, rahatsız değilmişiz, bir şey yokmuş gibi davranmayı tercih ederiz. Ancak bu tercih eninde sonunda değişecektir/değişmek zorundadır. Çünkü fil bütün azametiyle herkesin göreceği/bileceği şekilde hayatımızın ortasında varlığını göstermektedir. Bizim yok sayma tepkimizle bu durum asla ve asla değişmemektedir, hatta belki daha bariz ve rahatsız edici bir hal almaktadır.

Şimdilerde odadaki fil deprem. 1999’dan beri odamızda ancak hepimiz onu hep yok saydık. Kafamıza göre sözde önlemler aldık ve devlet bizden bir dolu vergi topladı. Bir de DASK sigortalarını yaptık. Ne oldu bütün bunlar. Gene yanlış yapılanma, gene hatalı planlar ve gene uydurma onaylanan binalar.

Arkaya atılan deprem çantaları, okullarda tekrar edilmeyen eğitim… Gördüğümüz gibi o fili ortaya yatırıp konuşup çözüme ulaştırmayınca etkileri tahminimizden de büyük oluyor.

Peki eğer bu fil evliliğin tam ortasındaysa, ya evladınız farklı bir kimlik seçimi ile size yaklaşamıyorsa, ya patronunuza aşık olduysanız, ya şirketteki müdürünüz size tacizde bulunuyorsa… Örnekleri adım adım çoğaltabiliriz.

Politikaya girersek mesela, bir ülkede zenginlerle fakirler arasındaki gelir farkının çok yüksek bir seviyeye ulaştıysa, herkes bu durumun farkında ama hiçbir politikacı bu durumdan bahsetmek istemiyorsa.

O halde hayatlarımızı bir değerlendirelim. “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” diyor Sokrates. Bir sorgulayalım bakalım hayatlarımızı. İyi giden, doğru giden, güzel giden neler var bir farkına varalım, hayatımızdaki ağırlıklarını ve etkilerini artırmaya çalışalım. Kötü giden, yanlış giden, çirkin giden neler var onların da farkına varalım. Üzerinde düşünelim, çözülmesi gereken bir problem olarak çalışalım, çalışalım, çalışalım. Sorunu ve duruşumuzu tespit edelim, sebepleri ve sonuçları tespit edelim, çözüm yollarını tespit edelim. Sonrasında da hiç durmadan ve geciktirmeden bu problemden kurtulmak için elimizden geleni yapalım. İçinden çıkamadığımız konular olursa daha tecrübeli birilerinden destek isteyelim. Ancak bilelim ki kendimiz mücadele vermeden, yorulmadan, uğraşmadan sadece başkalarının desteğinden medet umarak o fili o odadan çıkartamayız. Mutlaka ama mutlaka cesaretimizi toplayıp, kesin kararımızı alıp, mücadelemizi verip, sabırla ve sebatla o fili o odadan çıkartmak için elimizden geleni yapmak zorundayız. Ve alışmayalım beraber yaşamaya bir fille aynı odada. Alışırsak zaman içerisinde hem ufkumuz daralacak, hem hareket kabiliyetimiz azalacak, hem de hayatımız yaşanılır olmaktan çıkacak ve belki tehlikeye girecektir. Üstüne üstlük enerjimiz azalacak, imkanımız azalacak, ümidimiz azalacaktır.

O zaman hiç durmadan kalkalım, fili görelim, hayat odamızdan çıkaralım ve daha mutlu, daha mesut, daha doğru, daha anlamlı bir hayat sürmeye bakalım.

Dedim ama biliyorum ki insanlık olarak hepimizin hayatlarının ortasında da kocaman bir fil duruyor, adı Korona ve ne kadar başka yönlere bakmaya çalışsak da arada bir içimize çöküyor ve bizi korkutuyor. Bu nefesimizi kesen his: Yok olmak.

Var olmak önemli bir kavram ve pek çok düşünür niye varız, varlığın amacı nedir gibi sorularla uğraşıp felsefeler oluşturmuşlar. Benim daha çok takıldığım konu ise yokluk ve yok olmak. Hayat mucizesi, trilyonlarca olasılık arasından doğuyoruz, 1 milyon spermden 1. geliyoruz, doğuştan şampiyonuz, yaşasın!

Doğru.

Ancak ölüm gerçeği, olasılık değil kesinlikle ölüyoruz, 20 milyarda 20 milyarıncı ölüyoruz, sonunda kaybediyoruz. Bu kesin.

Ühüüüü!

O da doğru.

Doğuşta bir mucize ve şampiyonken, ölümde de o kadar sıradan ve yeniğiz aslında. Bir an yok olduğunuzu düşünün. Çikolata yiyemiyorsunuz, bir dizi film daha izleyemiyorsunuz, sevişemiyorsunuz, en basitinden en karmaşığına kadar yaşarken yaptığınız hiçbir şey yok, yok, yok. Şu an yaptığınız tartışmaların, çok önemli gördüğünüz mücadelerin ne anlamı kalıyor? Milyarlarca yıl içerisinde şanlıysanız 85 yıl yaşamak! Yokluğun sınırsızlığında, varlığımız ne kadar yetersiz, kısa, küçük..

Tabi odadaki fille flört eden bir tek ben değilim! Odadaki en küçüğünden en büyüğüne, en zevklisinden en üzücüsüne kadar odadaki her şeyle uğraşmayı çok seviyorum. Fille göz göze geldiğimde ise varlığını kabulleniyor gibiyim. Biliyorum onun varlığı, beni yok edecek bir şeyin sembolü ama olsun onu görmezden geldikçe yaşamın değerini farketmiyoruz.

Diyeceğim o ki Korona fil gibi odamızda dolanıyor ve bir süre daha bizimle olacak. Dikkati elden bırakmadan filden haberdar olup varlığının keyfini sürelim çünkü o fil bizi sadece zihnimizde bildiğimiz dünyayı yok edebilir ama yaşamaya değer anlarımızı değil.

Yorum bırak